İNSAN

İNSAN

Posts 1-8 of 8
  • User photo
    Neyzen Muharrem Dere
    (not a XING member)
    TASAVVUF SÖYLEŞİSİ -1
    Metin BOBAROĞLU'YLA SÖYLEŞİ 10-07-2001 İSTANBUL

    SORU : Metin bey, gördüğümüz âlemden, varlıktan bahs eder misiniz?

    YANIT : Öncelikle gördüğümüz âlemden söz edelim isterseniz: 'Gördüğümüz-âlem' dendiğinde, duyularımızla tanık olduğumuz bir âlemden söz etmiş oluyoruz; eş deyişle duyumsadığımız âlemden.

    Bilindiği gibi, çevremizdeki nesnel ortam, beş duyumuz aracılığı ile beynimize ulaşır yâni, gelen uyarılar duyularımız tarafından biçimlenerek beynimize gelirler. Biz çevremizi görüyor, duyuyor, dokunuyor vb. dediğimizde, duyularımızla biçimlenmiş çevreyi görüyor ve duyuyoruz demiş oluyoruz. Bu durum bizi şaşırtıcı bir gerçekliğe götürür: Doğada renk yoktur, yalnızca nesnelerden yansıyan ışık dalgaları vardır. Bu dalgalar, gözümüzün görme yetisiyle biçimlenerek beynimizde renk olarak algılanırlar. Buna benzer olarak, doğada ses de yoktur, yalnızca ses dalgaları vardır ve bu dalgalar kulağımızla buluşunca ve beynimizce algılanınca ses hâline gelirler. Bu diğer duyularımız için de geçerlidir. Bunun anlamı şudur: İnsan, çevresini görüp duymakta, hem duyularına borçludur hem de onlar tarafından sınırlanmakta, koşullanmaktadır. Örneğin, eğer gözümüz 'x-ışınları'nı doğrudan algılayabilseydi, insanları iskelet olarak görecektik. Ya da, eğer 'gama-ışınları' ile baksaydık, doğada yalnızca kurşun kütleler görecektik.

    İlim mâluma tâbidir denir, bilirsiniz. Âlem de 'bilinen-evren' ya da daha doğru deyişle, 'bilgi-dünyamız' anlamına gelir. Peki bu 'âlem'in, (bilinen-dünya) tanığı nedir? Duyularımız değil mi? Tasavvûf terminolojisi (ıstılah) ile söyleyecek olursak, bu, şehadetin 'ayn el yakîn' hâlidir.

    Biliyorsunuz, bir de duyu yanılsamaları var. Birçok kez duyularımızın bizi yanılttığına tanık olmuşuzdur. Bu nedenle, duyu verilerine dayalı bilgilerimiz ne denli güvenilir bilgilerdir?

    İlginç bir şey daha var, o da, duyularımıza çarpan uyarıların duyu örgenlerimizde 'elektrik-akımları'na dönüşerek beynimize ulaşmasıdır. Işık fotonları gözümüzün iris tabakası üzerine çarparak elektrik akımı oluşturur. Aynı biçimde, kulak zarımıza gelen titreşimler de elektrik akımlarına dönüşerek beynimize ulaşır. Koku, tat ve dokunma da böyledir. Başka bir deyişle, farklı duyularımıza gelen ayrı ayrı uyarılar, 'aynı-ortam'a (elektro-magnetik-ortam), 'iletişim-birimleri' (information-data) olarak yüklenirler ve sinirler aracılığıyla beynimize ulaşırlar.

    Beyin ortamı ise 'saltık-karanlık' ve 'saltık-sessizlik' ortamıdır. Yâni, beynin içinde ışık ve ses bulunmaz ama, görme ve işitme bu ortamda gerçekleşir.

    Bütün bunlardan şu sonuca ulaşırız: Duyumsadığımız çevre, beynimizin algılama ve biçimlendirmesiyle bilinir, eş deyişle 'âlem'e dönüşür. Bu nedenle, âlemin rûhu 'insan'dır denmiştir, çünkü, bir kez daha yineleyecek olursak, doğayı, çevreyi, evreni 'âlem'e çeviren ve onu anlamlı kılan, "insan"dır.

    Anlam verme işi ise beynin değil, aklın işidir. Akıl işi başka bir âlem.

    Şimdi gelelim gördüğümüz (duyumsadığımız) âlemin 'varlığı' sorununa: Genellikle duyumsadığımız şeylerin varlığından kuşku duymayız, çünkü duyularımız, uyarılara bağlı olarak, onu uyaran nesnelere tanıklık etmektedir. Ancak, duyularımız, 'şimdi ve burada' olana ve uyarıldığı sürece tanıklık edebilir. Bu ise bir filmin durdurulup bir karesine bakmaya benzer. Bu kare tek başına ne anlam taşır? Onun anlamı, ancak, filmin bütünü, hareketi ve öğelerinin bir biriyle olan ilişkisinde olanaklıdır. Aynı biçimde, doğada ve çevrede her şey bir biriyle ilişki içinde ve sürekli hareket hâlindedir. O hâlde, tek bir şeyin, şimdi ve buradaki algısının ne anlamı vardır?

    Bir şeyin var olması, onun görünüşe çıkıp sonra ortadan kalkmasıyla nasıl bağdaşır? Evrende hiçbir şey kendini tekrarlamaz, sürekli olarak yeni varoluşlarla karşı karşıyayız (O her an bir şen'dedir. 55-29). Peki o zaman, var olmanın gerçekliği nedir?

    Her varolan, belli bir 'zaman-mekân' içinde ve belli ilişkiler altında vardır. Ayrıca birbirlerine nedensellik bağlarıyla bağlıdırlar. Evren, ilişkiler bütünüdür ( Rabbül Âlemin ). Zaman, mevcûda aittir ve mevcûd'daki değişimleri gösterir. Varlık için zaman değil 'ân' vardır. Bir küreyi model olarak düşünürsek, kürenin merkezi 'ân', çeperi ise zaman'dır (merkezde tek nokta, çeperde nokta çokluğu). Zaman, âfakta (dışta; kâinatta), ân ise enfüste (içte; gönülde) yaşanır. İnsan gönlüyle 'ân-ı dâim'de, yâni sürekli akan ân'da yaşar. Bir de çekirdek-ağaç ilişkisinde örneklenirse; çekirdek ân'ı ve hakikati, ağaç ise zamanı ve gerçekliğin açınımını gösterir.

    Varlıkla ilgili en temel sorun, varolmanın nedenselliği sorunudur. Bir başka deyişle, varolan herhangi bir şeyi varoluşa getiren nedir? Sorusuna yanıt aramaktır.

    Evrende ilişkisiz ve hareketsiz hiçbir nesne yoktur. Bunun anlamı, her varolanın belli bir ilişki, devinim ve süreçte varolduğudur.

    Bir nesnenin ilişkileri çoktur ama onun varoluş ilişkisi en temel ilişkidir. Varoluş ilişkisini bulmak için bir nesneyi tüm ilişkilerinden soymak gerekir (tenzih). Bu ise nesneyi ortadan kaldırma girişimidir (la ilâhe). Bu olanaksız bir iştir çünkü, varoluş ilişkisine ulaştığımızda o nesne başka bir varoluşa dönüşür (illâllah). Peki ne değişir? Biz ancak bir nesnenin görünüşünü (belirişini) ortadan kaldırabiliriz varlığını değil. Bütün dönüşümlerde 'varlık' kendini sürdürür (Vahdet-i Vücûd). Bu durum fizik biliminde enerjinin sakınımı ilkesi olarak söylenir. Elektrik, ısı, ışık,madde, potansiyel ve kinetik enerjiler bir birine dönüşürler, işte bütün bu dönüşümlerde kendini sürdüren varlıktır. Ama biz varolanları duyumsadığımız gibi 'Varlığı' duyumsayamayız. Onu ancak akılla biliriz, ama, cüzi akılla değil, külli akılla. Külli akıl Hakk'tır, ancak, Hakk kendini bilir, ya da kendini bilen Hakk'tır.

    Fâni efendi :
    "Cümleyi bir noktada görmek dilersen şüphesiz,
    Kâmile hoşça nazar kıl, gördüğün Rahman olur." Demiştir.

    Varolan her şey sonludur (fâni'dir), sonlu olan her şey ise ortadan kalkacaktır (küllü men aleyha fan). Ancak, Varlık sonsuzdur ve kalıcıdır (bâki'dir). Varolan herşeyin varoluş nedeni kendi dışındadır o da Varlık'tır. Varlığın nedeni ise kendindedir (Samed). Nedeni kendinde olduğu için Varlık, başka bir varlıktan çıkmaz ve ondan da başka bir varlık (varoluş değil) çıkmaz (lem yelid ve lem yûled).

    Varlık, bütün varolanları kapsar, her şey (her beliriş) ondan, onda ve onun yoluyla vardır.

    Hilmi Dede Baba: "Her eşya bir harf olmuş,
    Hem zarf, hem mazrûf olmuş,
    Acep ilim sarf olmuş,
    Bir nokta bin söz oldu." Demiştir.

    Duyular düzeyinde gerçeklikten (realite) söz edilirken, us düzeyinde hakikat (truth) ten sözedilir. Bu nedenle, gerçek çokluğu karşısında hakikat tektir. Gerçek, belli bir varlık düzeyi ya da belirli bir varoluş olarak gerçektir. Hakikat ise, ayrı ayrı gerçeklikleri birbirine bağlayan, onları birlik ve bütünlük içinde anlamaya yarayan yasalar dizgesidir.

    SORU: Ferhat sevgilisi şirin için dağlar delmiş. Dağı da varlık olarak görürsek, bu dağı nasıl delmiştir. Buradan insanlığa nasıl bir mesaj veriliyor.

    YANIT: Ferhâd ile Şirin öyküsü mitsel bir öyküdür, yâni arketipal, simgesel ve alegorik bir anlatım içerir. Tıpkı 'Âdem ile Havva', 'Yusuf ile Züleyha', 'Kerem ile Aslı', 'Arzu ile Kamber', 'Leylâ ile Mecnûn' vb.

    Mitlerde kullanılan sözcükler, sözlük anlamları yanında, örtük olarak eğretilemeli, simgesel, anlamları da içerirler. Bazen, bu yöntem, anlamları saklamak için kullanılır, bazen de sezgiyi harekete geçirmek, keşfi açmak için. Bazı mitler ise tasavvûfî mânâlardan kuruludur-burada olduğu gibi-

    Tasavvûfun kullandığı bu tür mitlerin kökeni İdris Nebî'ye (Hermes-i Heramise; Hermes Trimegistes) dayanır. Bu nedenle tasavvûf, hermetik geleneğe bağlıdır.
    "İdris Nebi hûlle biçer, gezer Allah deyû deyû."-Yunus Emre.(Hûlle: hâl elbisesi).

    Bilindiği gibi, simgeler kavramlardan farklı olarak, çoklu anlam yüklüdürler. Kavramlar, insan anlığı için açık seçik ve mantıksaldırlar. Buna karşın kavramlar, sezgi'yi devre dışı bırakırlar. Simgesel anlatımlar ise, 'keşfi-sezgi'yi harekete geçirirler, ancak, buna karşın anlamları açık seçik değil, buğuludur.

    Mitsel anlatımda simge (remz), karşıtların birliğini içerir (coinsidentia opositorum), bu ise 'tevhîd'dir. Mâlum, kelime-i tevhîd, 'lâ ilâhe illâ Allah', 'lâ' ile 'illâ'nın birliği olarak öğretilmiştir, yâni tevhîd'in ilkesidir. Tasavvûf ıstılahında Allah, câmiul ezdât olarak Tevhîd'dir. Örneğin, Celâl ile Cemâl, Mûdil ile Hâdi, Kahhar ile Rahman, Evvel ile Ahir, Zâhir ile Bâtın vb. in birliği ve bütünlüğüdür.

    Tasavvûfi mitlerin çözümlenmesi 'zevkî'dir, bu nedenle ilmî bir dâva güdülmez; keşf-i sezgiyi uyandırıp, kişinin zevk ile bilmesine yol açar, bildiği de kendi olur.
  • User photo
    Neyzen Muharrem Dere
    (not a XING member)
    TASAVVUF SÖYLEŞİSİ -2 (devam)

    Metin BOBAROĞLU'YLA SÖYLEŞİ 10-07-2001 İSTANBUL


    Şimdi gelelim Ferhâd ile Şirinin mitsel öyküsüne:

    Ferhâd, bir erkek ismi olarak kullanıldığı hâlde, bu mitsel öyküde özgün bir deyim niteliğindedir. Şimdi bu deyimi 'Fer-Hâd' diye çözümleyerek işe başlayalım: Tasavvûfta 'Fer' deyimi 'Asl' ile birlikte 'Asl-Fer' kavram çifti olarak kullanılır. Fer, Asl'ın belirmedeki sonucu, zuhur kaydının nihayetinde büründüğü mahiyyet'tir. Asl'ı Varlık (Vücûd) olarak alırsak, Fer, varoluş (mevcûd) anlamına gelir. 'Hadd' ise hudûd çizmek, sınırlamak anlamındadır. 'Hadd', Varlık düzeyini bildirir. Bu bağlamda zevkî olarak, 'Ferhâd' Varlığın (Asl), varoluştaki (mevcûd) son hudûdu yâni insanı simgeler. Vücûd'dan mevcûd'a gelip 'Ferhâd' olan insan, Asl'ından fariğ olmuş, Asl'ıyla arasına mevcûd'un perdesi girmiştir. Ayrılık hasretiyle Asl'ını aramaya koyulmuştur. Mevcûdiyet perdesi son kertesine (sitre-tül münteha) kadar kalkmazsa, kişi Asl'ına kavuşamaz. Varlık dağını delmek gerekir. Ferhâd'ın kendi mevcûdiyeti kendine perdedir.

    Bilindiği gibi Kurân-ı kerim'de 'Hadid-sûresi' vardır. Hadid, demir olarak çevrilmektedir. Bu sözcük, 'kuvvetli, hiddetli' demektir. Tasavûfta, inzâlin (beliriş) mevcûd'ta karar kılması, kuvvetler (melk'ten melek) yoluyladır. Bunun bir mîzan (denge) içinde olduğu vurgulanmıştır (Hadid-25).

    Bir de, Kehf sûresinde, Zülkarneyn bahsinde, iki dağın arasına 'Hadid' konularak bir 'sedd' oluşturulur. Hadid-97'de "Artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler" buyrulmuştur. Hadid-98'de ise, "Rabbimin vâdi geldiği zaman onu yerle bir eder, kuşkusuz Rabbimin vadi Haktır." İşte, Ferhâd'ın, vadesi geldiğinde, benlik dağını aşk-ateşi ile delmesi tahakkuk etmiştir. Ferhâd, 'haddad' yâni demircidir de.

    Benlik dağını delip Şirin (sevimli) olan Asl'ına kavuşan Ferhâd, Aşk ateşiyle canını verip 'Ferhat'a yâni Sevinç'e dönüşür. Yâni haddini aşarak Hakk'ta erir ve insanlara 'feyz' ırmaklarını akıtmaya başlar; ilm-i ledûn.

    SORU: Ölüm, varlık perdesinde yaşayanlar için mi? Âşıkların ölmeyeceğini söyleyenler neyi anlatıyorlar?

    YANIT: Adana'da yaşamış olan (1900-1970), sevgili İsmail Emre'nin bir doğuşunu anımsadım.

    "Ağlar, bu dünyaya gelen,
    güler, hakikatı bilen.
    âşıktır, ölmeden ölen.
    ne gelen var, ne giden."

    Emre'nin bir başka doğuşunda da:

    "Ölüm ölüm denen, yoklukmuş meğer,
    secde eden başlar, yokluğa değer,
    bütün varlık, ordan gelirmiş meğer,
    her varın anası, yokluk değil mi?"

    Bir başka Ermiş de:

    "Âşık'lar ölmez, yerde çürümez,
    yanmayan bilmez, âteş-i âşka."

    Demiyor mu? Demek ki, ölümün sırrını bilmek için Aşk ateşine yanmalı, yokluğa ermeli!

    Varlık düzeyleri: Cûd, Vücûd, Mevcûd ve Sücûd olarak bir çevrim içindedirler. Cûd'tan Sücûd'a bir devri âlem!

    Biliyorsunuz, "Her nefs, mevt'i tadacaktır" buyrulmuştur, her Rûh denmemiştir. Vâdesi geldiğinde, Rûh, Secde'ye varır, mebdeine döner, nûra kavuşur (innalillah ve inna ileyhi râci'un. 2-156). Hakikatte nefs ve rûh diye ikilik yok, bu deyimler aynı varlığın iki yüzünü göstermek için kullanılır. Nefs saflaştıkça rûh hâlini alır. Nefsin bidayeti nefs-i emmâre, nihayeti ise nefs-i envâre'dir. Nefs, emmare, levvame, mülhime, mutmainne, raziye, marziye aşamalarından geçerek nefs-i envâre'ye kavuşur yani Nûr'a garkolur.

    Ölmek yok, vefât etmek var! Vefât, vefâ'dan gelir, verdiği sözde durmak demektir. Hayvânlar ölür, insanlar vefât eder.

    "Âşıklar ölmez, ölen hayvân imiş."
    Vefât eden, yâni sözünde duran mevt'tir. Muhyiddin İhyâ Efendi der ki: "Rabbim, sen beni bana verdin, ben de kendimi sana veriyorum".

    SORU: Nârın da, Nûrun da, kahrın da, lütfun da hoş karşılandığı seviye nedir?

    YANIT: Bilindiği gibi, Tasavvûf söyleminde, 'nefs-mertebeleri' (ego-durumları) vardır. Bu mertebeler yedidir. Beşinci ve altıncı mertebeler; "Radiye" ve "Mardiyye"dir. Bunlar, dördüncü mertebe olan Nefs-i Mutma'inne (kendinden emin olan nefs) nin sıfâtlarıdır. Mutma'in nefs, reyb (kuşku) den arınmış nefstir.O Rabbinden râzı, Rabbi de ondan râzı (hoşnut) olmuştur. Bir âyet-i kerimede "Ey kendinden emin olan nefs, sen Rabbinden râzı, Rabbin de senden râzı olarak Rabbine dön 89-27" buyrulmaktadır. İşte nefsin bu seviyesine lütfu da hoş, kahrı da hoş denmiştir.
    Yunus Emre, bu makamda, "ne varlığa sevinirim ne yokluğa yerinirim" demiştir.

    SORU: Varlıktan bahsediyoruz, sözü varlıktan sayarsak, 'sükût' nedir?

    YANIT: Evet, dini deyimle, "Kün" (ol) sözüyle Varlık oluşmuştur. Söz, Varlıktandır. İnsan konuşan-varlık'tır; dili sussa bile beyni durmadan konuşur; düşünme, konuşmadan başka bir şey değildir. Bilindiği gibi, düşünme sözcüklerle olanaklıdır. Söz (kelâm; loğos), bilinci oluşturur.

    Yuhanna incilinin birinci âyetinde "Kelâm, başlangıçta var idi, Kelâm Allah nezdinde idi ve Kelâmullah idi" denmiştir. Devamında ise "Her şey, onunla oldu ve olmuş olanlardan hiçbir şey onsuz olmadı. Hayat onda idi ve hayat insanların nûru idi. Nûr, karanlıkta parlar ve karanlık onu bilmedi." Diye söylenmiştir.

    Söz, sınırlı varlıktır ve bilinç sözcükler aracılığıyla ancak mevcûdu kavrayabilir. Varlık ise, sınırsız-sonsuz'dur.

    Sükût, sözün bittiği, düşünme ve bilincin aşıldığı, damlanın deryaya kavuştuğu hâl'dir.

    Mevlâna : "Sus söyleme, söz bakışı bulandırır. Varını yoğunu sükût diyarına çek" demiştir.

    Niyâzî : "Göz, kulak, Dil kapıların, kapatalım bir zaman" demiştir.

    Söz ikilikte olur, bilen bilinen ikiliğinde. Bu da mevcûda aittir.Vücûd'da ikilik yok ki söz olsun. "Lâ mevcûde illallah" denmiştir. Yâni, mevcûd örtüsü kalkınca, illallah'tır, ayrılık kalkar, ikilik biter, söz biter. Ondan sonrası dile gelmez.

    Sükût, lâ ilâhe'dir, fenâfillah'tır.

    Sükût'a erenler, varlık zannından kurtulur, Hakk'tan gayri bir varlığın olmadığını doğrudan deneyimler, keşfederler.

    Sükûnet, sekine'den gelir, o da, gönül rahatlığı demektir.

    SORU: Soru sormak nedir? Sorular insana ne kazandırır?

    YANIT: Habibullah, " Soru ilmin yarısıdır" demiştir, ilim için soru şarttır.
    İsmail Emre, "soru bu yolun feneridir" demiştir. O hâlde, yol yürünüp bitirilince, soru kalmaz çünkü, yolun sonu Nûr'dur ( Allahû nûrussemâvati vel ard ), aklın ya da soru fenerinin ışığına gerek kalmaz. O zaman bir hayret hâli zûhur eder, sonrası bir hayrânlık hâlidir ki sorma gitsin.

    İlmin bidâyeti soru, nihâyeti hayrettir. İrfânın bidâyeti hayret, nihâyeti ise hayrânlıktır.

    Niyâzî : "Hayvân nice anlar,
    Hayrân olan anlar bizi" demiştir.

    Hayrânlıkta ne ilim kalır ne irfân! Hayrânlık bizi aşk'a götürür.

    SORU: Maârifetullah kavramını nasıl anlıyorsunuz?

    YANIT: Tasavvûfta, "Mûsa ile Şeriat, İsa ile Hakîkat, Muhammed ile Maârifet verildi" denmiştir.

    Şeriat, yalnızca 'zâhir'e hükmeder, Hakikat yalnızca 'bâtın'a; Maârifet ise zâhir ile bâtını tevhîd eden gerçek irfân bilgisidir.

    Yalnız, beceri, hüner anlamına gelen mârifet ile irfândan türetilmiş bilmek mânâsına maârifet'i birbirine karıştırmamak gerekir.

    Tasavvûfta bilmeyle ilgili üç temel kavram vardır: 'Beyân' ile bilme, 'Burhan' ile bilme, ve 'İrfan' ile bilme.
  • User photo
    Neyzen Muharrem Dere
    (not a XING member)
    Üstad Metin Bobaroğlu ile Tasavvuf Sohbeti
    (SON BÖLÜM)

    Beyân, vahye dayalı bilme,
    Burhan, akıl yolu (mantık) ile bilme.
    İrfân, yaşayarak bilme.

    Vahy ile beyân edileni, akıl yolu ile kavramak, burhani bilgiyi, Tasavvûf yolu ile yaşantıya geçirerek anlamak ise irfâni bilgiyi gerektirir.

    SORU: Maârifetullahın mertebeleri var mıdır?

    YANIT: Elbette, "El elden üstündür, ta arşa kadar" denmiştir.


    SORU: Maârifetullah ve muhabbetullah arasındaki bağlantı nasıldır?

    YANIT: "Muhabbetten hasıl oldu Muhammed,
    Muhammed'siz muhabbetten ne hasıl." diye söylenmiştir, bilirsiniz.

    Resûl-u ekremin, Ahmed, Muhammed, Mahmud, Mustafa, Muhtar vb. isimlerinden önce gelen bir sıfât ismi vardır ki, o da 'Habibullah'tır. "Küntü kenzen mahfiyyen, feahbebtu..." diye başlayan bir hadis-i kudsi vardır, bilirsiniz. Yâni, gizli hazinenin anahtarı "HUBB" (sevgi) dur. Resûl-u ekrem, Mahbûb'tur. Cenab-ı Allah seven, O ise sevilendir. Hatta, O, Allahın sevgisinin (Nûrunun) somutlaşmasıdır.

    "Men reani fekat rea'al Hakka" hadisi ve "Allahû ve melaiketihi yusellûne alennebî, ya eyyühellezine amenu sellu aleyhi ve sellimu teslima" âyeti bu sırra işaret eder.

    Resûl-u ekremin dostlarının bir kısmına "Eshâb-ı kirâm", diğer bir kısmına da "Eshâb-ı suffa" denir. Tasavvûf bu ikincilerden neşet etmiştir.

    Eshâb, ya da sahabe, sohbet ehli demektir. Bu sohbet, irfân sohbetidir. Sohbet sözcüğü, içinde muhabbet olan konuşma anlamına gelir. Sohbette Resûl-ü ekrem'e (insan-ı kâmil) duyulan sevgi, Hakka duyulan sevgidir ki Hakk'a vûslat ancak muhabbetle kaabildir.

    SORU: Yol tevhîd iken, zevklerin, anlayışların, yorumların farklılığı nereden kaynaklanıyor?

    YANIT: Yol, varolanların sayısı kadardır. Tevhîd ise İnsan-ı Kâmil noktasıdır.

    "Ne var yolları ayrı ise, hep
    her biri bir yol ile gülizâra giderler."

    Bir de temrinleri açısından on iki temel yol vardır. Bunun nedeni, insanların doğuştan taşıdıkları (mazhar oldukları) hâkim "esma-i sıfât"tır. İnsanların yaşamdaki eğilimleri bu gâlip esma (dominant karakter) üzeredir. Buna 'isti'dât' denir. İstidâtlar, mizâçları, mizâçlar da meşrebleri belirler. Tasavvûfta kişi, istidatı, mizâcı ve meşrebi üzere eğitilir. Örneğin, doğasında içe kapanık bir kişi 'zikr-i hafi' ile, dışa dönük olan da 'zikr-i cehri' ile terbiye edilir. Kimi 'hâlvet' ile kimi 'celvet' ile vb.

    Ancak, tevhîd-noktası İnsan-ı Kâmil'dir ki, O, tüm mizâçlara hâkimdir. Zâten İnsan-ı Kâmil, yoldan müstağnidir. O, bütün istidat ve esma-i ilahinin mazharı olduğundan, her mîzaçtaki kişi kendini onda bulur ve böylece farklılıklar cem olur. Zâten, yolların amacı da İnsan-ı Kâmil'e mülâki olmaktır.

    İnsan-ı Kâmil, orkestra şefine benzer! Farklı saz ve seslerden birlik (vahdet), uyum (armoni; ahenk) üretir yani, farlılıkları tevhîd eder.

    SORU: İnsan, aynı anda farklı düşünceler barındırabiliyor... Şefkat yanı gibi öfke tarafı da var... Gülü koklarken, menekşeyi düşünebîliyor... Bize insandan bahseder misiniz?

    YANIT: İnsan, varlığın en kâmil mertebesidir, eşref-i mahlukattır. İnsan, kevn-i kainatın hem mebde'i hem de me'ad'ıdır. Bir başka deyişle, insan, kâinatın gâyi-illeti'dir. Bir kutsi hadiste, "levlâke levlâk, ve ma hâlaktu eflâk" denmiştir. Hatta, denir ki "Ahad", 'Mim'i mastar ile zûhura gelip "Ahmed" oldu ki, bu da İnsan-ı Kâmil noktasıdır, nokta-i kübra'dır.

    Tasavvûfta, 'Beşer', 'İnsan', 'Âdem' dizgesi vardır. Beşer, tezkiye olmamış, aslından haberi olmayan, şerre meyyal, ham ervah insandır ki, sûreta insan olup daha insanlığını gerçekleştirmemiştir. Beşer, şeriat (yasa) ile kendi dışından dizginlenir çünkü, kendine mâlik değildir. Terbiyeye muhtaçtır. "Levlel mürebbi maareftu Rabbi".

    İnsan sözcüğü, 'ünsiyet'ten türetilmiş bir sözcüktür. Buna binaen insan, 'Asl'ına ünsiyet kesbetmiş, İnsan-ı Kâmil'e mülâki olmuş, "ve nefahtu min rûhi" ye mazhar olmuş varlıktır. O, nefsine ârif olmak ve tezkiye ile meşgûldür.

    Âdem ise,- her devirde geçerli olmak üzere- tezkiye ile selbi sıfâtlardan soyunmuş (Âdem sâfiyyullah), kemal sıfâtları ile donanmış, 'Asl'ına rücû etmiş, vahdetin mazharı olan, Kâmil İnsandır. Kemâlât, Âdem'den Hatem'e kadar bir süreçtir. Âdem sâfiyyullah , Nûh necibullah, İbrahim hâlilullah, Mûsa kelimullah, İsa rûhullah aşamalarından geçerek Muhammed habibullah ile hitam bulan bir süreç.

    SORU: İnsan, kendi özünden, kıymetinden ne kadar haberdar?

    YANIT: Bilindiği gibi Kurân-ı Kerim'de "Kadr" diye bir sûre var. İnsana kendi kadr-ü kıymetini bildiren bir sûredir ama, irfân ile okumasını bilene.

    Niyâzî mısrî diyor ki: "nerden gelip, nereye gittiğin bilmeyen hayvân imiş"

    Yine, Niyazî'den bir doğuş:
    "Zât-ı Hakk'ı anla gör, zât'ındır senin,
    hep sıfâtı, hem sıfâtındır senin,
    sen seni bilmek, necâtındır senin,
    gayre bakma, sende iste sende bul."

    İnsanlık, genel olarak beşer aşamasındadır. Kuşkusuz içinde, Alimler, Ârifler, Zârifler, Aşıklar, Kâmiller bulunan bir beşeriyet. Bunlar, beşeriyet ağacının olgun meyveleridir. Meyvenin olgunluğu, sâfiyet, irfâniyet ve aşk iledir.

    İnsanın insan olması için Hakk'ı bulması ve her yerde Hakk'ı görmesi lâzımdır.
    Yine Niyâzî'den bir doğuşla noktalayalım da anlayan anlasın!

    "Hüsnünü izhâr eder bunca sıfât,
    Zâtına (İnsan)ı burhan eylemiş.
    Hakk'ı istersen, yürü İnsana bak,
    (Şems-i Zât), yüzünden rahşan eylemiş
    Hakk yüzü (İnsan) yüzünden görünür,
    Zâtın (Rahman), şeklin (İnsan) eylemiş."
  • User photo
    Neyzen Muharrem Dere
    (not a XING member)
    Arkadaşlar "tasavvuf" hususunda soru soranlar ve arayış içinde olanlara şifa ve nefes oalcağına inandığın enfes bir sohbettir, okumanızı öneririm...
  • Suat Altan
    Suat Altan
    The company name is only visible to registered members.
    sadece okumak değil bu aydınlanmayı zihne nakşetmek gerekir ... perdeni kaldır aydınlığa ışığa pervane olan kelebek misali dön dur... had sınırı vahdaniyete koşulsuz teslim ol... çile çekmenin zevk'ini kana kana iç öyle bir iç ki yansın kavrulsun ciğerler bu ateş zevk'in nişanesi olsun... ebedi aşk'ın neferi olmalı...teslimiyetin tadına varanlardan olmayı nasib eylesin mevlam... ellerine yüreğine sağlık neyzen...
  • User photo
    Neyzen Muharrem Dere
    (not a XING member)
    sağol varol güzel kardeşim Suat :)
  • Post visible to registered members
  • User photo
    Neyzen Muharrem Dere
    (not a XING member)
    Yakûb'un gözyaşları
    rica ederim

    ne güzel

    güzeli güzel anlar
    gülü gül ile tartarlar
 
Sign up for free: