Probleme beim Einloggen
Serhat Güneş İzmir'in tarihi.....
İzmir ilk olarak Bayraklıda M.Ö 3000 de kurulmuştur Sonrasında M.Ö. 545 ta Pers saldırısı ile yıkılan kent bir daha Bayraklıda yerleşmemiştir.
Kadifekale, şehrin güneyinde bulunan 186 m Yüksekliğindeki İzmir Körfezi’ne hâkim Pagos dağı eteklerinde bir tepe üzerinde MÖ.334 yılında büyük İskender’in talimatıyla kurulmuştur. Efsaneye göre İzmir’e gelen Büyük İskender, o zamanlarda ormanla kaplı olan Pagos Tepesinde avlanırken bir ara ulu bir çınarın altında uykuya dalar. Rüyasında gördüğü iki Nemesis ona, yeni bir Smyrnai kentini uyuduğu tepenin eteklerinde kurmasını söyler. Ve Eski İzmir kentinin halkını oraya yerleştirmesini ekler. Tarif edilen alan, Deniz seviyesinden 186 m. yükseklikteki Kadifekaleden (Pagos tepesi) körfezin ve şehrin hemen her yeri gözetlenebilmektedir. İlk yapıldığından beri İzmir savunma tesislerinin kilit noktasını oluşturan kalenin boyu 620 metre. Eni 200 metredir. Başka bir rivayete göre de Eski adı Pagos olan Kadifekale‘de yaşayan Amazon kadınlarının, dağın eteklerinden Meles Çayı kıyalarına indikleri söylenir. Ayrıca eski antik kaynaklarda kalenin kurulduğu yerde Leleg yerleşmesi olduğu belirtilmektedir. Bununla beraber burada yapılan kazılarda bu iddiayı kanıtlayacak herhangi bir buluntuya rastlanmamıştır.
Tarih boyunca İzmir çeşitli saldırılara uğramıştır. Bu yüzden büyüyen şehrin surlarla kuşatılmasına gereksinim duyulmuştur. Dolayısıyla Kadife kale’de izleri ile karşılaşılan, Akropolden bugünkü Basmane semtindeki Sart yoluna ve Eşrefpaşa’daki Efes yolundan denize kadar uzanan iki adet daha sur yapılmıştır.
Kale Roma döneminden sonra Ortaçağda Timur orduları tarafından 1402’de tahrip edilmiştir. Bunu İzmir’deki 1668 yılında olan deprem tahribatları izlemiştir. Bu yüzden eski kaleden günümüze pek az kalıntı gelebilmiştir. Günümüze gelebilen kalıntılar daha çok Ortaçağ’a aittir. Ortaçağ kale duvarlarının altında yapılan araştırmalarda sırasında Helenistik döneme (MÖ. 330-MS. 20) ait duvar kalıntıları bulunmuştur. Günümüze gelen kalıntılardan, kalenin, kesme taş, moloz taş ve tuğladan yapıldığı anlaşılmaktadır. Kadifekale kentin iç kalesi konumundaydı. Kalede Roma, Bizans, Beylikler ve Osmanlı Dönemlerinde de kullanıldığı için bu dönemlerde geçirdiği tamirlerin izleri görülmektedir. 18. yüzyıldan sonra camiler, sarnıç, yollar ile Osmanlı yapılar eklenmiştir. Kadifekale, kentin kuruluş hikâyesinde yer alan bir unsur olduğundan dolayı, İzmir için son derece önemli bir anıt belgedir.
Kadife kale’den günümüze kalan kalıntılar kalenin batısındaki beş kulesi ile güneyindeki duvarlarından bir bölümü ile ibarettir. Bu kalıntılarda, kalenin uzunluğunun 6 km. olduğu ve sur duvarlarını destekleyen kulelerin 20–35 m. yüksekliğinde olduğu tahmin edilmektedir. Kalenin doğu ve kuzey kısımları tamamen yıkılmıştır. Kale içerisinde ise bir dehliz ve bir de su sarnıcı kalıntısı vardır.
Sarnıç ta moloz taş ve tuğla kullanılmıştır. Üzeri toprak dolgulardır. Sarnıcın içerisi birbirleri ile tuğladan yuvarlak kemerli payelerle bölümlere ayrılmıştır. Sarnıcın bütünü XX. yüzyılın ikinci yarısında yapılan kazılarla iyi bir durumda ortaya çıkarılmıştır.
Vakit ayırıp okuduğunuz içn teşekkürler.
Bu makale ve daha fazlası için internet sitemde sizleri beklerim. http://www.izmirmimar.com/?p=178
Serhat Güneş Alaçadıda sörf.
İzmir den Çeşme istikametine gelirken bizleri karşılayan beyaz kanatlı modern yel değirmenleri bizlere Hoş Geldiniz derler. Biraz daha Çeşme’ye yaklaştığımızda da seneler sonrasında görevlerini tamamlamış olmanın yorgunluğuyla eski tas yapılı tahta kanatlı eski yel değirmenleri size biraz daha ipucu verir Alaçatı hakkında. Ve sonrasında deniz kenarına ulaştığımızda tertemiz iyot kukusu ciğerlerimize dolar tüm tazeliği ile. Ve bir baktığınızda etrafınıza bir yanda tüm tazeliği ve serinliği ile deniz, bir yanda da kendine özgü dar sokakları, tas yapıları ile tarih kokan şehir. Bir anda çocukluğumuza oturuverir bizleri alçak gönüllü, doğal yapısıyla. Bir zamanlar Arnavut kaldırımlı sokaklarda saklambaç oynadığımız günlere doğru.
Öğle vakti gelipte güneş yakmaya başladığında dayanılmaz bir istekle kendinizi deniz kenarında buluvereceksiniz. Alaçatı koyu, Ege kıyılarında yer alan sayısız koydan biri. Ama hiç dinmeyen rüzgârı ve kıyıdan altmış-seksen metreye kadar gitsekte bir buçuk metreyi geçmeyen derinliği Alaçati Koyunu dünyada benzersiz rüzgâr sörfü alanlarından biri haline getirir.
Piri Reis de “Kitab-ı Bahriye”de “Alaca at limanında deniz yufkadır”diyerek koyu taa zamanlardan ne güzel tarif etmiş. Yani onca rüzgâra rağmen denizden dip yapısından dolayı koyda dalga yüksekliği sörfçülerin tadını kaçıracak boyuta ulaşmıyor. Alaçatı’da rüzgâr, yaz boyunca kuzey yönlerinden genellikle 15-25 knts(knots)süratle eser. Mayıstan ekime kadar süren rüzgâr sezonunda koy rüzgâr Sörfçülerinin Birleşmiş Milletleridir. Alaçatı’da. Karavanı veya çadırı ile gelip bütün kamp yapanlar olduğu gibi, sadece yarışmacıların kısa sureli uğrayanlarda var.
Alaçatı bu özellikleri ile yeni başlayan sörfçüler içinde ideal bir eğitim sahası. Dolayısıyla, hem ustalar hem de acemiler için gözde bir sörf merkezi. Sığ sularda yeni başlayanlar tecrübelerini geliştirirken imbat rüzgârlarıyla ustalar limitlerini zorlarlar. Bu özellikleri ile de Ulusal ve uluslararası pek çok yarışma bu koyda düzenleniyor.
Alaçatı’da Parke taşlı Arnavut kaldırımlarının süslediği daracık sokakları iki katli, cumbalı taş evler çevreler. Sokaklarda, camisinde, antikacı dükkânında yörenin kültür zenginliğine tanık oluyorsunuz. Bu kültür Alaçatı’nın tarihinden kaynaklanıyor. Çeşme yöresi 16.yüzyıla kadar, Anadolu’nun dış ticaret kapısıydı. Sakız adasındaki Cenevizli tüccarlar,1566′da Osmanlıların Ada’yı fethetmesinden sonra bölgeyi terk ettiler. Ve ticari üstünlük İzmir’e geçti.850′lili yıllarda Alaçatı’nın güneyindeki bataklığın kurutulması için çalıştırılmak üzere, çevre adalardan Rum işçiler getirilir. Adalı Rumlar da Alaçatı’nın inşasına katılarak, buraya yerleşirler, ,bağcılık yapmaya da başlarlar. Sonra Yugoslavya ve Makedonya’dan gelen göçmenler de bu topluluğa katılır. Ama savaşla birlikte göçmenler Anadolu’nun içlerine gitmek zorunda kalırlar. Ancak Kurtuluş Savaşından sonra dönerler ve bu kez de aralarına Selanik, Girit ve İstanköy göçmenlerime katılır. Bu katılımla beraber tütüncülükte baslar. Bu tarihi hareketlilikte Alaçatı’ya bu günkü zenginliğini kazandırır. Cami, cumbalı taş evler, değirmenler bu kültür hareketlerinin en güzel kanıtlarıdır. Günümüzde Alaçatı’nın tarıma elverişli kısımdaki topraklarında halen anason, zeytin, soğan ve enginar yetiştiriliyor. Alaçatı rüzgârı ve denizi yaşamak istemelere olduğu kadar, Anadolu kültürünü de tatmak isteyenlere bu zenginlikleri ile doyulmaz tatlar sunuyor.
İzmirde dekorayon ve mimarlık hakkında tüm sorularınızı benimle paylaşabilirsiniz
kaynak: http://www.izmirmimar.com/?p=119